Thursday, March 02, 2006

Yıkık Dökük Şehirler

BİR GÜN BİTERKEN ve güneş son ışıklarını gönderiyorken, onuncu kattan gökyüzündeki renkleri, desenleri seyrediyorum. Kısa boylu binalar bir gölgeye bürünmüş bile. Yalnızca uzun binalar ve minarelerin üst kısımları ikindi ışıklarını görüyor. Bulutlar pembe ve turuncu. Seyretmeye doyamıyorum. Yarısı gölge, yarısı aydınlık binalara bakıp duruyorum.

Birazdan aşağı ineceğim ve artık görebildiğim yalnızca gölgeler olacak. Işık yukarı katlarda kalacak.

Benliğimizde irili ufaklı pek çok binalar olduğunu hayal ediyorum. Bunların kimisinin sadece temeli atılmış, kimisi de bir kat çıkarılıp bırakılmış. Böylece yükselememiş binalar süslenememiş, soğuktan ve sıcaktan bir çatı ile korunamamış. Bitmeyen binalara tabii ki bir boya da sürülememiş. Bir bina daha yapma gayreti geldiğinde, bir-iki katlık daha sermaye harcanmış ve istek ile mecal tükenmiş, inşaat yine tamamlanamamış.

Kala kala, gölgelerde kalan, yağmura kara dayanmayan bir binalar yığını kalmış.

İşitilip, akla kabul ettirilen değer, ölçü ve inançların kalbe indirilmediği ve itikada dönüştürülmediği geçmişin resmi sanki irili ufaklı binalar. Yıkık dökük.

İşte bu şehri şöyle bir uzaktan seyreden kimse, kendi benliğinin sokaklarında dolaşmaktan çekinip, içine dönmekten uzaklaşıyor hayalimde.

Binaların köşelerinde birer pankarta hayat boyu işitilen sözler yazılmış ve öylece bırakılmış sanki..

Şehrin ara sokaklarında, bazen kuytu köşelerde, şöyle yazılara rastlıyorum.

“Sigara içmek sağlığa zararlıdır, yürüyüş yapmak bedenim için gereklidir, bedenim bana emanettir” “Müslüman için günde beş vakit namaz farzdır” “Geceleri uykuyu bölüp ibadet etmek çok kıymetlidir” “Sofradan tam olarak doymadan kalkmak evladır” “Az konuşup çok dinlemek gereklidir” “Sabır, musibet ile ilk karşılaştığım zamandadır” “Ahiret vardır. Hesap ve mizan haktır” “Dünya nimetleri gelip geçicidir” “Gıybet, kul hakkına girmektir” “Önyargı yargısız infaza benzer” “Yoksullara yardım etmeliyim” “Günde 100 defa tevbe istiğfar etmeliyim” vs…

Bunlar, bazen bir kaza sonrası yahut bir sohbetin peşisıra aklın bir köşesine not edilmiş, sonra kalbe kabul ettirilip itikad haline dönüşmemiş olduğundan, binalar yarım kalmış...

Örneğin Hesap Gününün varlığı kabul edilmiş, ancak yapıp edilenler, hesap vermek gibi bir düşünceyle irtibatlandırılmamış.

Zamanla ihtisas alanında bilgi ve kıdem sağlayan benlik, tevazu ve acziyet binalarını yıkıp yerlerine başkalarını inşa etmiş.

Bir lezzetin ve bir nimetin şükrünü eda edemeden bir diğer nimetin peşinden gitmiş, gaye-i hayalini unutmuş.

Rahmeti gazabını geçen bir Rabbin kulu olduğunu öğrenmiş. Lakin nefsine rahmeti geçen bir gazap ile muamele etmeye devam edince, bu öğrendiği de bir itikad olmaktan çok su üstüne yazılan bir yazı olarak kalmış.

Bir binayı inşa etmek için gerekli olan demir gibi bir irade, çimento gibi kalbî hisler, kum gibi arındırılmış bir zihin ve su gibi latifeler, aslında halihazırda bekliyorlarmış.

Sağlam bir demir üzerine, sağlam bir harç ile tamamlanabilirmiş inşaatlar.

İradeyi ibadet ile, aklı tefekkür ve marifetullah ile, hisleri muhabbetullah ile, latifeleri de teyakkuz ve müşahedetullah ile, yani her an Allah’ın huzurunda olduğunun bilincinde olarak, ilâhî tecellileri seyretmek ile şereflendirmek gerekiyormuş.

Böyle olunca sağlam olurmuş binalar.

Gölgelerde kalmayıp, bir dağın ardında batan güneşin son ışıklarını yansıtabilen uzun, sağlam binalar...

Şimdi hayalimde gezdiğim şehirden çıkıp, bir başka şehre doğru yol alıyorum. Karşımdaki insanın kurduğu şehri gezmek istiyorum. İstiyorum ama, yön levhalarını bulamıyorum. Karşıma çıkan binalar da aşağı yukarı birbirine benziyor. Dolaşmaya başlıyorum. Nereye gittiğimi bilmeden yol alıyorum. Bir müddet sonra kayboluyorum. Bir bakmışım ki, bu insanın kalbini ziyaret edemeden terketmişim şehri. Zira kalp tenhalarda kalmış, geri plana atılmış. Ön plana çıkarılan, başka hasletler olmuş…

İşte bu hayalî seyahatler, bazen neden kendimi ve başkalarını anlayamadığımı anlamada yardımcı oluyor bana.

Sahi, bundan mıdır insanların birbirlerini anlamayışları? Birbirlerinde kaybolmaları? Yarım kalmış, gayesi tutmamış dostluk ve kardeşlikler bununla mı açıklanır?

Bir miras meselesiyle birbirine küsen, sonra bir daha biraraya gelmeyen kardeşler meselâ...

Ya da ufak bir yanlış anlaşılma ile inşası yarım kalan dostluklar...

Bir imtihana tâbi olmakla yıkılabilen değerler...

Kulluk gayesini unutup, araçları amaç edinmeler...

Bunların sebebi, yıkık dökük şehirler midir?

Oysa şehrin dört bir tarafında işlenmeyi bekleyen hammaddeler var.

Sağlam binalar ve düzenli, kurulu bir şehir yapılsın diye koyulmuşlar elimizin yeteceği yerlere.

İradeyle, akılla, kalbimizdeki his, iştiyak ve latifelerimizle, en güzel binaları yapmak, birbirimizin inşa ettiği şehirlerde gönül rahatlığıyla dolaşmak, ve huzur bulmak duası ile...

Rabia Nazik Kaya

3 comments:

tahin said...

Cok guzel, cok anlamli bir yazi..
Tesekkurler uc uc bocegi;)

Aşk-ı Beka said...

Merhaba, yazımı paylaştığınız için teşekkür ederim, dilerim bir şeyler uyandırabilir okuyan zihinlerde..Sevgilerimle..Rabia N. Kaya..

bu da benim Blog sayfam: :)

http://sonsuzlukaski.blogspot.com

ladybird said...

Merhaba ;-)

Blogunu daha once ziyaret etmistim, ayni yaziyi senin de yayinladigini gormustum ancak sana ait oldugunu bilmiyordum..Kapi kapiyi aralar mi sayfan ozellikle cok hosuma gitti..

Cok sevindim ziyaretine..Sen de ugurbocegi severlerdensin sanirim ;-)

Her zaman beklerim..

sevgiler..